Güdümsüz Olmak Ne Anlama Gelir? Bir Anın İçinden
Giriş: Bir Duygunun Havası
Kayseri’nin soğuk, gri sabahlarından birinde, her şey sanki bir gölge gibi üzerime çökmüş gibi hissediyorum. Bazen hayatı anlamaya çalışırken, bir şeyler eksikmiş gibi geliyor. Dün gece yazdığım günlüğümde de benzer duyguları ifade etmişim. “Ne yapıyorum?” diye yazmışım. Ama bugüne kadar hiçbir şeyin cevabını alamadım. Hep bir şeylere yöneliyor, bir şeylere bağlanıyordum, sanki bir yerlere gitmek zorundaymışım gibi. Ama ya o gitme isteği yoksa? Ya hiçbir şey yapmak, bir şeylere yönelmek zorunda değilsem?
O gün, her şeyin anlamını sorgularken, o günden önceki bir olay aklıma geldi. “Güdümsüz olmak ne anlama gelir?” diye düşündüm. Kendimi, bir odaya hapsolmuş, hiçbir şey yapmaya gücü olmayan biri gibi hissettim. Odayı terk etmek istedim, ama ben hep dışarı çıkarken bir şeyin peşinden giderdim. Bir hedef, bir beklenti, bir istek. Ya bu istekler yoksa? Ya hiçbir şey için bir hedefim yoksa?
1. Sahne: İlk Hissiyat
Bir sabah, Kayseri’nin yoğun sokaklarından birinde yürürken, birden aklıma o soruyu sormuştum: “Gerçekten ne istiyorum?” Sadece yürüyordum. Bazen yol almak için bir yerin olması gerektiğini düşünürüm ama o gün sanki yolum da, nereye gittiğim de belirsizdi. Yanımdan geçen insanlar, kendilerini bir yere yetiştirmek için acele ederken, ben sadece var olmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Bir yanda içimdeki umutlar, hedeflerim hep bana yol gösteriyordu. Ama bir yanda da “bu kadar mıydı?” diye soran bir ses vardı. Güdümsüz olmanın ne demek olduğunu o an fark ettim. Ne bir hedefim vardı, ne de bir yöne gitme isteğim. Adımlarım bile sanki rutin, mekanik bir şekilde atılıyordu. Yolda yürürken bir an durup, derin bir nefes aldım. İçimdeki boşluk her geçen saniyede biraz daha büyüyordu.
İçimdeki bu boşluğu ilk kez böyle hissettim. O boşluk, beni varlıkla ve anlamla ilgili tüm düşüncelerimi sorgulamaya itti. “Güdümsüz olmak, her şeyin anlamsız olduğu bir boşlukta kaybolmak demek mi?” diye düşündüm.
2. Sahne: Beklentiler ve Hayal Kırıklığı
Bir haftasonu, çocukluk arkadaşım Burak ile buluşmuştuk. Bir kahve içip eski günleri yad edelim diye. O an, o kadar birikmiş duygularım vardı ki, bu buluşma bana iyi gelir diye düşünmüştüm. Ama her şey çok garipti. Burak bana bakarken gözlerinde bir şeyler vardı. Ne? Bunu anlayamıyordum. O kadar çok şey yaşadık, ama onunla bu kadar uzun zaman sonra konuşmak bana garip geldi.
Burak, işini kurmuş, hayatını planlamıştı. Ben hâlâ ne yapmam gerektiğini çözememiştim. Herkes bir hedefe doğru ilerlerken, ben yerimde sayıyor gibiydim. “Nasılsın?” dedi Burak. Cevabım, “İyi, aslında. Ama…” diye başladı. Sonra düşündüm, neden “ama” dedim? İyi değildim. Birçok şey vardı kafamda, ama ne yazık ki onları dile getiremedim.
Sonra bana, “Bir şeyler yapmak zorundasın,” dedi. İçimdeki boşlukla birlikte, onun sözleri beni daha da yalnızlaştırdı. Herkesin bir amacı vardı, bir yere gitme arzusu. Ama ben, o an, hiçbir şeyi arzulamıyordum. Her şeyin bir anlamı olması gerektiğini düşündüm hep. Ama o an, o anlamı bulamamıştım. Ve işte bu, güdümsüz olmanın verdiği en büyük hayal kırıklığıydı. Hedefim yoktu. Yalnızdım.
3. Sahne: Umut ve Farkındalık
Yavaş yavaş bir şeyler değişmeye başladı. Kafamdaki boşluk, bir tür farkındalık haline dönüştü. Ne demek bu? Bunu henüz tam anlamış değilim, ama bir şeyin kesinlikle farkına varmaya başladım. Güdümsüz olmak, bazen durup sadece var olmak demekmiş. Hedeflerim olmadan da bir anlam yaratabileceğimi fark ettim. Bir amaç için koşmak yerine, basit bir anı yaşamak, kendimi dinlemek de bir hedef olabilirmiş.
Bir sabah, Kayseri’nin soğuk havasında yürürken, birden aklıma geldi: Belki de hiçbir şey yapmak zorunda değildim. Hedefleri, beklentileri ve hayalleri olmadan da, o anın keyfini çıkarabilirdim. Çevremdeki insanlar hep bir yerlere yetişiyordu, ama ben, sadece o anın içinde olmanın rahatlığını hissediyordum. Güdümsüz olmak, başka bir biçimde de olabilirdi. Bir boşluk değil, bir özgürlük. Bir alan yaratmak, içinde hiçbir şeyin olmadığı ama her şeyin mümkün olduğu bir alan.
Belki de güdümsüz olmak, bir yönüyle hayata karşı direnç gösteren bir haldi. Ama bir başka yönüyle de bu, kabul etmekti. Kendimi olduğum gibi kabul etmek. Duygularım, o an hissettiklerim – hepsi gerçekti, ama hiçbirine tutunmak zorunda değildim. Bazen duygular sadece duyguydu; bir anlamı yoktu. O an hissettiklerim, kendi iç yolculuğumun bir parçasıydı ve bu, beni kimseyle kıyaslamamı gerektirmiyordu.
Sonuç: Güdümsüz Olmak ve Yeni Bir Bakış Açısı
Güdümsüz olmak, aslında basitçe yaşamın içinde bir noktada durmak ve kendini anlamakla ilgili bir şeymiş. Bu, başkalarının hedeflerine ulaşma yarışına katılmadan, sadece kendin olmakla ilgili bir haldi. Kayseri’nin soğuk sokaklarında yürürken, içimdeki boşluğun aslında bir boşluk değil, bir alan olduğunu fark ettim. Bu alan, bana hayatın, beklentilerin ve hedeflerin ötesinde bir özgürlük sunuyordu.
İçimde bir huzur vardı. Kendisini arayan ve çoğu zaman doğru cevabı bulamayan birinin, anın içinde kaybolmasına izin veren bir huzur. Güdümsüz olmak, bir anlık kayboluş gibi hissedilmişti ama şimdi fark ediyorum ki, bu kayboluş aslında bir keşifmiş. Kendini bulmak, bazen hiçbir şeyin peşinden gitmemek demekmiş. Güdümsüz olmak, bir şeyin eksikliği değil, belki de tam tersi; bir şeyin fazlalığıymış.